Beşir Ayvazoğlu yazdı: Göynük'ten Eyüpsultan'a

Eyüpsultan Miras Gazetesinin ilk sayısı, Aralık ayında yayınlandı.

"Huzurda Diriliş" vurgusuyla çıkan gazetede, Beşir Ayvazoğlu'nun makalesinde, "Göynük’ten Eyüpsultan’a" başlığıyla Göynük anlatılıyor.

Geleneğe göre, Hacı Bayram-ı Velî’nin halifelerinden Akşemseddin’le cezbeye ve Melâmet neşvesine sahip olan Bursalı Bıçakçı Ömer Dede (Emir Sikkînî) arasında ciddi bir meşrep farklılığı varmış.

Hacı Bayram bu yüzden onların arasını ateşten başka hiçbir şeyin temyiz edemeyeceğini söylermiş. İki halife şeyhlerinin ölümünden sonra Göynük’te postu serip irşada başlamışlar; ancak bütün müritler Akşemseddin’e tabi olmuş.

Müritsiz kalan Bıçakçı Ömer Dede rakibinin meclislerinde bir köşede oturur, zikre katılmazmış. Bu durumdan rahatsız olan Akşemseddin, öfkesini “Zikre mülâzemetin lâzımdır, yoksa senden şeyhin tâcını alırız!” diye ifade edince, Bıçakçı, “Madem öyle, yarın bizim eve gelin, size hırka ve tâcı teslim ederiz!” demiş.

Ertesi gün evinin avlusunda büyük bir ateş yaktıran Bıçakçı, cuma namazından çıkıp gelen Akşemseddin ve müritlerinin gözü önünde hırka ve tacıyla ateşe dalmış.

NE HIRKA GİYERLER NE TAÇ...

Bir süre sonra zerrece etkilenmemiş olarak çıkmış; yanan sadece hırka ve taçmış. O günden sonra Bıçakçı Ömer Dede’nin yolunu takip eden Bayramî Melâmîleri ne hırka giyerler ne taç...

Aynı zamanda şair ve kudretli bir tabip olan Akşemseddin hakkında bilinenler, eski kaynaklarda sadece bazı menkıbeleri anlatılan Ömer Dede’nin hayatı hakkında bilinenlerden kat kat fazladır.

Şeyhi Hacı Bayram Veli’yle birlikte birkaç defa Edirne’ye giderek Sultan Murat’la görüştüğü, bu arada Şehzade Mehmet’le tanıştığı söylenen Akşemseddin, müritleriyle birlikte 1453 yılı başlarında yola çıkarak fetih ordusuna katılmış, muhasaranın en zor anlarında genç padişahın ve ordunun maneviyatını yükseltmişti.

Eyüpsultan’ın, yani peygamberimizin mihmandar ve alemdarı Ebû Eyyûb el-Ensarî’nin kabrini muhasara sırasında keşfettiği ve bu keşfiyle fetih ordusunun şevkine şevk kattığı söylenir.

AKŞEMSEDDİN’İN KEŞFİ

İstanbul’un manevi fatihi olarak kabul edilen Akşemseddin’in keşfi, modern edebiyatımızda sadece Yahya Kemal’in ilgisini çekmiştir.

Mütareke devrinde yazdığı, Tevhîd-i Efkâr gazetesinin 5 Mayıs 1922 tarihli sayısında neşredilen “Bir Rüyada Gördüğümüz Eyüp” başlıklı yazısında Ebû Eyyûb’un Hz. Peygamber’i evinde misafir edişinden başlayarak İstanbul surları önünde şehit düşüşüne kadarki macerasını, ardından kabrinin Akşemseddin tarafından keşfini ve semtin uhrevî bir “ölüm şehri” olarak nasıl oluştuğunu uzun uzun anlatır. Bu yazının Akşemseddin’den söz edilen bölümü ilgi çekicidir.

Kostantiniyye surlarının bir türlü aşılamıyor olması bir ara genç padişah II. Mehmet’in de ordunun da maneviyatını bozmuş ve muhasaranın gevşemesine yol açmıştır.

Veziriazam Çandarlı Halil Paşa ve ulemadan bazıları muhasaranın kaldırılmasını, Akşemseddin ve Zağanos Mehmet Paşa ise şiddetle devamını istemektedirler.

Yahya Kemal, Akşemseddin’ın o sıralardaki ruh hâlini şöyle anlatır:

“Muhasaranın ref’ine temayül arttığı günlerde Akşemseddin feci bir sıkıntı geçiriyormuş; bir zaman murakabeye varmış. Resulullah’ın alemdarı Hâlid Ebû Eyyûb’un mezarını keşfetmek için ter döküyormuş. Akşemseddin’i bu murakabede görenler ‘Efendi kabr-i Eyyûb’u bulamadığı için hicabından türâba vardı,’ diye taciz etmişler.

Bir saat sonra Akşemseddin secdeden başını kaldırmış mübarek gözleri kan çanağını andırır bir halde başında bekleyen genç Fâtih’e, ‘Beğim, hikmet-i Huda, seccademizi tâ kabr-i Eyyûb üzre döşemişler. Hemen şu mahalli kazsınlar,’ demiş.

Toprak üç zira’ derinliğinde kazıldıktan sonra, üzerinde kûfî hatla “Hâzâ kabrü Ebû Eyyûb ” kitabesi olan bir sanduka çıkmış.”

Yahya Kemal, fetih askerlerinin bu müjdeyle Ebû Eyyûb yeşil sancakla önlerine düşmüş gibi büyük bir sevinç hissettiklerini ve galeyana geldiklerini söyledikten sonra şöyle devam eder:

“Hâlid’in kabri zahir olduktan sonra, muhasaranın ref’ini tavsiye edenlerin dili tutulmuş, surlara son hücum hazırlığı kan ter içinde başlamış.

Fetih gecesi, sabaha karşı, Akşem¬seddin bir tepe üzerinden kanatlarını açan kocamış bir kartal gibi kollarını açarak ‘Yâ müfettihü’l-ebvâb’ nidasıyla bağırırken, genç Fâtih, sağ kolunun yumruğuna toplanmış yıldırımlar gibi, sıra ile büyük topları, Anadolu, Rumeli ocaklarının askerlerini, azepleri, seymenleri, sipahileri ve son darbe olan Yeniçeri’yi surların üzerine boşaltıyordu.

Kurûn-ı Vustâ’nın o son gecesi geçip şafak sökerken, asırlardan beri yüzlerce Barbar orduları karşısında çözülmeyen surlar birdenbire çözüldüler. Genç ve dinç Yeniçeriler, Topkapı ve Edirnekapı arasındaki Lykos vadisinin ortasından Kostantaniyye’nin içine girdiler.”

GÖYNÜK’E DÖNÜŞ

Yahya Kemal, Akşemseddin’in keşfini böyle anlatıyor, fakat tarihçiler bu keşfin muhasara sırasında değil, fetihten sonra yapıldığı kanaatindedirler.

Fatih’in Akşemseddin’e hem muhasara sırasında kendisini desteklemesi hem de büyük keşfi dolayısıyla derin bir saygı duyduğu, hatta taç ve tahtını terk ederek ona bağlanmak istediği söylenir.

Bunu doğru bulmayan Akşemseddin, padişah olarak kalması gerektiğine inandığı Fatih’in ısrarlı olduğunu görünce muhtemelen gizlice Anadolu’ya geçerek Göynük’e döner.

1459 yılında vefat eden Akşemseddin, bu güzel şehrin merkezinde, mütevazı bir türbede yatıyor. Hem de bir başka fâtihin, Rumeli fatihi Gazi Süleyman Paşa’nın yaptırdığı caminin hemen yanında...

Düşünüyorum da Akşemseddin, Fatih’in arzusuna karşı çıkarak İstanbul’u terk etmeseydi yahut Fatih tahtı terk etmeye kalkışmasaydı belki de İstanbul’da vefat edecek ve kabrini keşfettiği Eyüpsultan’da toprağı verilecekti. Göynük şanslı şehirmiş doğrusu...

MÂVERÂDA SÖYLENİŞ

Yahya Kemal’in Akşemseddin’i İstanbul’un fethinde oynadığı rol dolayısıyla çok önemsediğini anlatmaya çalıştım. Ama meşrep olarak kendisini İkinci Devre Melamilerine, yani Akşemseddin’in rakibi Bıçakçı Ömer Dede’ye daha yakın hissettiğini de kaydetmeliyim.

“Mâverâda Söyleniş” şiirini ve şu meşhur beytini hatırlayınız:

Bâkî Pınarlı, Rıfkı Melûl, bir de bendeniz

Bizler ikinci devre Melâmîlerindeniz.