Büyük divan şairi Bâki 1526 yılında doğdu. Tam adı Mahmud Abdulbâki’dir. Babası Fatih Camii müezzinlerinden Mehmed Efendi adlı fakir bir adamın oğludur. Çocukluğunda saraç çıraklığı yapan Bâki içindeki okuma aşkıyla medreselere, devrinin tanınmış âlimlerinin derslerine devam etti. Bir yandan da devrin meşhur şairleri ile tanışarak şiir yazmaya başladı. Hocası Mehmed Efendi için yazdığı “Sümbül Kasidesi” ile ününü arttırdı. Ünlü gazel şairi Zati’nin teveccühünü kazandı. 1555’te Nahcivan seferinden dönen Kanunî Sultan Süleyman’a sunduğu kasideyle saray çevresine girmeyi başardı. 1560 yılında Şeyhülislâm Ebussuud Efendi ile tanıştı ve ona daha sonra bir lâmiye sundu. 1564’de mülâzim olarak önce Silivri Pirî Paşa Medresesi, ertesi yıl da İstanbul’da Murad Paşa Medresesi müderrisliğine getirildi. Kanunî’ye sunduğu kasidelerle ününü ve onun katındaki yerini pekiştirdi. Kanunî’nin kendi şiirlerine nazire yazmasını istediği Bâki, bu dönemde sık sık saraya kabul edildi ve aldığı ihsanlarla rahat bir yaşam sürdü. 1566’da Kanunî’nin ölümünden duyduğu acıyı meşhur mersiyesi ile dile getirdi. II. Selim döneminde biraz da kendisini çekemeyenlerin de tesiriyle eski nüfuzunu kaybetti. Murad Paşa Medresesi’ndeki görevinden azledildi. Uzun süre işsiz kaldıktan sonra 1569’da Mahmud Paşa ve Eyüp Medresesi’ne tayin edildi. Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa’nın himayesiyle 1573’de Sahn müderrisi oldu ve aynı yıl padişahın meclislerine çağrılmaya başlandı. III. Murad döneminde Süleymaniye Medresesi müderrisliğine terfi ettirildi. Bir süre taşrada görev yaptıktan sonra 1586’da Anadolu, 1591’de Rumeli kazaskeri oldu. Ama Bâki’nin en önemli arzusu şeyhülislâm olmaktı. Bunun için çok uğraşmasına rağmen emeline ulaşamadan 1600 yılında vefat etti. Ölümü, İstanbul’un fikir ve sanat çevrelerinde derin bir teessür uyandırdı. Bütün devlet erkânı, vezirler, âlim ve şairler büyük şairin son hizmetinde bulunmak için Fatih Camii’nde toplanmışlardı. Cenaze namazını Sunullah Efendi kıldırdı. Cenazesi Edirnekapısı dışında Eyüp’e giden yol üstünde La’lî Çeşmesi yakınında hazırlanmış olan mezara defnedildi. 17. asırda bu kabri ziyaret eden Evliya Çelebi şairin mezartaşı üzerinde, manzum tarihler söylemekte devrinin üstatlarından sayılan Bağdatlı Hadi’nin meşhur kıt’asının kazılı olduğunu söyler ki bunun son mısraı şöyledir;

Bâki Efendi gitti ukbaya bin sekizde

Hadîkatü’lCevâmi müellifi, bu taşın kendi zamanında da mevcut olduğunu söyler. Hâlbuki şimdi bu eski mezar taşından eser kalmamıştır. Bugün Eyüp’ten Edirnekapısı’na giden yoldan gidecek bir ziyaretçi, Halebî’nin, İbni Kemal’in, Hattat İsmail Zühdü’nin mezarlarını geçtikten sonra yolun sağ tarafında ikisi de şu kitabeyi muhtevi, biri eski biri daha yeni, iki çirkin taşa tesadüf eder:

Hüve’lHallâkü’lBâki. Ulemadan ve sultânı şuaradan merhum Abdülbâki Efendi’nin ruhiçün Fatiha 1062

gibi ifadesi bozuk ve tarihi yanlış bir kitabeyi ihtiva eden bu çirkin taşlar, her nasılsa kaybolan eski taşın yerine sonradan 19. asırda konmuş olmalıdır.